Summer Dying Loud XVI Festivali İzlenimleri
Uzun zamandır Extreminal için herhangi bir konser veya festival kritiği yazmamıştım. Arşive baktığımda, en sonuncusunun bir buçuk yıl önce Viyana'da gerçekleşen Mercenary & Hatesphere konserleri ile Brno'daki Heathen Strike Over Brno V festivali (bkz.) kritikleri olduğunu gördüm.
Bu yıl Polonya’nın Łódź şehrinde katıldığım —ve muhtemelen bu yılki yurt dışı festivallerimin sonuncusu olan— Summer Dying Loud XVI festivalinin kritiğini, hafızamda hâlâ taze iken yazmam gerektiğini, çektiğim fotoğraflara her baktığımda kendime hatırlatıyordum. En sonunda bu gece, fonda yarınki konserine hazırlık olsun diye Bohren & der Club of Gore dinleyerek ve kahvemi yudumlayarak klavyenin başına geçmeye karar verdim.

Festival Kadrosu ve Yol Notları
Bu yıl on altıncısı düzenlenen festivalde, afişten de anlaşılacağı üzere Carcass, Grave, Venom, Samael, Terrorizer ve Aura Noir gibi metal dünyasının köklü isimlerinin yanı sıra Mortiis, Portal, Deus Mortem ve Totenmesse gibi canlı performanslarına nadir rastlanan gruplar da sahnedeydi. Açık hava ana sahnesi ve kapalı sahnede toplam elli grup ile müzisyenin yer aldığı festivali, neredeyse hiç aksama olmadan, serin ve ferah bir atmosferde tamamladım. Meteorolojinin yağmur uyarılarına rağmen süreci sadece kısa süreli bir yaz yağmuruyla atlatmamız da büyük şanstı.
Festival öncesi ilk durağım Polonya'nın güneyindeki Kraków şehriydi. Gezip tozmalı, bol fotoğraflı üç güzel günün ardından festivalin gerçekleşeceği ülkenin merkezindeki Łódź şehrine geçtim. Yaklaşık üç saat süren tren yolculuğu için biletler 18–25 Euro karşılığına denk gelen zloty cinsindeydi (1 PLN 12,3 TL, 4-5 Eylül 2025).

Yazının ana odağı Łódź şehri ve Summer Dying Loud olduğu için Kraków’u şimdilik pas geçiyorum; ancak şu ana kadar Polonya’da gördüğüm dört şehir arasında en güzeli olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.
Łódź ise pek turistik bir yer sayılmaz; tekstil ağırlıklı, daha çok "sanayi şehri" olarak tanımlayabileceğimiz bir dokusu var. Burayı merak edenler için: "Sadece Piotrkowska Caddesi ve çevresini gezmeniz yeterli olacaktır," diyerek, normalde her yazımda uzun tuttuğum turistik gezi kısmını bu kez tek cümleyle noktalıyorum.
İlk Gün ve Organizasyon Notları
Festivalin düzenlendiği Aleksandrów Łódzki, Łódź’un batısında yer alan küçük bir kasaba ve şehir merkezinden yaklaşık 15 km uzaklıkta. Bölgeye toplu taşıma veya Uber ile ulaşım oldukça kolay. Festivale ev sahipliği yapan MOSiR (Miejski Ośrodek Sportu i Rekreacji) ise belediyeye ait; içerisinde futbol ve basketbol sahaları, tenis kortları, parklar ve yürüyüş yollarının bulunduğu oldukça geniş bir spor kompleksi.

Kraków ve Łódź gezilerinin yorgunluğuna bir de ilk günün acemilikleri eklenince, festival benim için ancak akşamüstü saat 17.00’de, Alman heavy metal ekibi The Night Eternal ile başladı. Gerek logoları gerekse sahne tarzlarıyla bana Unto Others’ı (eski adıyla Idle Hands) oldukça anımsatan grubun performansını epey beğendiğimi söyleyebilirim.
Konser sonrası verilen 45 dakikalık arayı bira-hamburger ikilisiyle değerlendirmek niyetiyle sahne alanına yönelirken, güvenliğin "yiyecek ve içecekle girmek yasak" uyarısıyla karşılaştım. Şimdiye kadar katıldığım onca festivalde böyle bir uygulamaya ilk kez rastlıyorum; "vardır bir bildikleri" diyerek üzerinde fazla durmadım.
Krypt sahnesinde Wucan’ı izlemeye gittiğimde ise kapıların önündeki kalabalık grubun sahneye çıkmasını bekliyordu. Bu da dikkatimi çeken ikinci kural oldu: Grup çalmaya başlamadan kapılar asla açılmıyor; bu da girişte yığılmalara ve bazen şarkıların girişini kaçırmamıza neden oluyordu. Festival boyunca bu iki katı kuraldan asla taviz verilmedi. Günün ikinci Alman grubu Wucan, 70'ler esintili hard rock, psychedelic ve stoner rock harmanıyla ve sempatik vokalistlerinin şarkı aralarındaki sohbetleriyle dinleyicilere keyifli bir 45 dakika sundu. Kadavar, Lucifer veya Zodiac sevenlerin bu grubu kesinlikle es geçmemelerini öneririm.

Ana sahnede ise bizleri çok eskilerden bir dost, Cancer bekliyordu. Mütemadiyen dağılıp her defasında tekrar bir araya gelen grup, aynı gece hasretle Carcass’ı bekleyen old-school death metal severlere bir saatlik harika bir ön hazırlık sundu.
Adını İtalyan bilim insanı Luigi Galvani’den ve metal yüzeylerin paslanmasını önleyen kaplama tekniğinden alan Finlandiyalı death metal ekibi Galvanizer, Krypt sahnesinde günün en fazla seyirci toplayan grubu oldu. Oldukça kalabalık ve bunaltıcı ortamda birkaç kare fotoğraf çektikten sonra, kalabalığı yara yara kendimi dışarı zor attım.
Ana sahnedeki Cave-In, ismini ilk kez duyduğum ve festival broşürüne göre post-hardcore yapan Amerikalı bir gruptu. Pek tarzım olmadığı için onları biraz dinleyip basın çadırına geçtim. Ana sahnenin tam karşısında, ağaçların altına konumlandırılan basın çadırında ihtiyacımız olan hemen her şey mevcuttu: yiyecek, içecek, cihazlar için şarj üniteleri ve en önemlisi, bitap düşmüş fotoğrafçılar için şezlonglar…
Yeri gelmişken, festival organizasyonunu, sağladıkları detaylı bilgilendirmeler ve kurdukları etkili iletişim için ayrıca tebrik etmek gerek.

Ceremonial Bloodbath, ilk kez izlediğim Kanadalı bir black/death metal grubuydu. Barışsever bir insan olduğum ve "war metal"in pek tarzıma hitap etmediği için onları kısa bir süre takip edip akşam yemeği stantlarını gezmeye çıktım. Yemek seçenekleri (pizza, burger, sosisli, burrito) ortalama 30–50 PLN, biralar ise 20 PLN civarındaydı. Ancak dürüst olmak gerekirse, sunulan biraları pek beğenmedim; Çek biraları hâlâ favorim.
Ana sahnede günün ağır toplarından Terrorizer vardı. Kendilerini ikinci kez canlı izleme fırsatı buldum. İlk izlediğimde sahne enerjilerine ve müziklerindeki o saf nefreti dinleyiciye aktarma becerilerine hayran kalmıştım; yine muhteşemlerdi. (Ayrıca fotoğraftaki o iskeletin festival festival nasıl taşındığını merak etmedim değil!)

Vokaliyle God of War’daki Kratos’u fazlasıyla andıran Kanadalı black/death ekibi Antediluvian’ı da kısa bir süre dinledikten sonra, nihayet sahne önünde Carcass’ı beklemeye başladık. Benimle festivaldeki çoğu kişinin sabırsızlıkla beklediği grup kuşkusuz onlardı. İngiliz death metal efsanesini en son 2015 yılında İstanbul’da izlemiştim. Jeff Walker’ın tarz değişikliği sonrası iş arkadaşım Süleyman Abi’ye olan benzerliğini biraz yadırgasam da, hafızamda kaldığı kadarıyla İstanbul’dakinden çok daha sağlam bir performans sergilediler. O ana kadar nispeten sakin olan seyirciyi de coşturmayı başardılar. Jeff’in beni işaret ederek adeta "Bak şimdi nasıl poz veriyorum," dercesine bakması da gecenin benim adıma en mutlu edici anlarından biriydi.

Kapalı sahnede içeri adım attığımda, zifiri karanlık, sis makinesinin limitlerinin zorlandığı ve benim telefonumun ışığıyla yolumu bulmaya çalıştığım bir atmosferde Fransız doom metal ekibi Blóð konseri başlamıştı. Biraz fotoğraf çekmeyi denedim ancak ışığın neredeyse sıfır olduğu bir ortamda randıman alamayınca sadece grubu izlemeye karar verdim; dürüst olmak gerekirse tarzları bana pek hitap etmedi.
Fırsattan istifade edip festival alanını biraz daha detaylı gezme şansım oldu. CD, plak, tişört, takı ve hatıra eşyası satılan yaklaşık on stantlık "merch" bölümüne çok da geniş olmayan bir alan ayrılmıştı. Tişörtler 80–100 PLN, hoodieler 150–200 PLN, CD ve plaklar ise 50–100 PLN aralığındaydı. Kendime hatıra olarak resmi festival tişörtü ile bir Yggdrasil yüzüğü alarak o günlük alışverişimi tamamladım.

Gecenin son grubu, son iki senede üçüncü kez karşılaştığım Taake'ydi. Grubun kendi tercihi mi yoksa organizasyonun takdiri mi bilmiyorum, ama her festivalde onları günün kapanış ismi olarak izliyorum. Adet olduğu üzere bizleri yine dakikalarca beklettiler; gerçi 20 dakikalık rötar, Heathen Strike Over Brno’daki bir saatten fazla süren bekleyişin yanında devede kulak kalırdı. Yine karma bir setlist beklerken Doedskvad albümünü baştan sona çalmaları, hayranları için eminim, büyük bir sürpriz olmuştur.
Taake son parçasını seslendirirken saatler gece 01.00’i gösteriyordu. Hoest sahnede hâlâ kıpır kıpır, grup arkadaşları ise onun aksine "işimizi ciddiyetle yapıyoruz" edasında daha donuktu. Seyirci yorgun ama mutlu görünüyordu; bense o sırada telefondan Uber tarifelerini inceliyordum.
İkinci Gün
Meteorolojinin saat 16.00 sularında şiddetli sağanak yağış ve fırtına uyarısı yapması nedeniyle, ikinci gün yüküm biraz daha ağırlaşmıştı (şemsiye, yağmurluk, yedek kıyafet vb.). Yağmurlu havanın her ülkede trafiği nasıl felç ettiğini bizzat deneyimleyerek, günün benim için açılış grubu olan Gravekvlt’ın ancak son bir-iki parçasına yetişebildim. Düne nazaran katılım daha az görünüyordu; muhtemelen festivalin en "ağır toplarının" birinci ve üçüncü gün sahne alacak olmasının bunda etkisi vardı.
Gravekvlt’ın "tadımlık" performansından sonra, Krypt sahnesinde yine kapıların açılmasını beklerken yağmur altında 15 dakika daha geçti. "En azından Deus Mortem’i kaçırmayayım," diyerek diğer sahneye geçiş yaptım (üzgünüm, Baara, belki başka bir festivalde…). Bu 15 dakikalık sürede akşam yemeğini aradan çıkarıp notlarımı aldım ve sahne önünde kendime güzel bir yer buldum. Sanırım şimdiye kadar en planlı çalıştığım ve zamanı en verimli kullandığım festival Summer Dying Loud oldu.

Nadiren konser veren, ancak yıllar önce o şanslı günlerimden birinde İstanbul’daki küçücük bir mekânda ortalığı yakıp yıkan Deus Mortem’i, bu kez kendi ülkelerinde izlemek de varmış. O İstanbul konserinden aldığım tişörtle orada olmayı çok isterdim ama içine girebilmek için biraz daha zayıflamam gerekiyor… Sahneye çıkan her yerel grupta olduğu gibi, sunucunun Lehçe anonslarla "Eğleniyor muyuz, gençler?" minvalinde nabız yoklama geleneği Deus Mortem’de de bozulmadı. Her albümden birer parça çalarak, toplamda tadı damağımızda kalan 45 dakikalık bir performans sergilediler ve alkışlar eşliğinde sahneden indiler.
Ana sahnedeki bir sonraki isim ise Gott'tu. Festival broşüründe türü "darkwave" olarak belirtilmişti; ancak bu bir yazım hatası olsa gerek, zira ilk kez duyduğum bu grup, kadın vokaliyle daha çok doom ve post-metal arası bir çizgideydi.
Bir diğer Polonyalı ve nadiren konser veren grup ise Totenmesse'ydi. Krypt sahnesini tıklım tıklım doldurdular; sahne önünde diğer fotoğrafçılarla "yer kapmaca" oynayarak görüntüleyebildiğim, günün görsel açıdan en etkileyici grubuydu diyebilirim. Henüz oldukça yeni bir ekip olmalarına ve sadece iki albüm yayımlamalarına rağmen bu denli büyük bir kitleyi çekmeleri benim için şaşırtıcıydı. Vokalist Piotr’ın bir illüstratör olması grubun albüm kapaklarına, dövme sanatçısı olması ise kendi vücuduna fazlasıyla yansımıştı. Ayrıca sahnede sergilediği Sid Viciousvari tavırlar ve hareketler, birbirinden güzel kareler yakalamamı sağladı.

Günün merakla beklediğim grubu, 2025 yılı sonunda dağılacaklarını açıklayan Orange Goblin'di. Otuz yılı aşkın geçmişi olan böylesine kaliteli bir grubun artık olmayacağını ve onları bir daha canlı izleyemeyeceğimi bilmek üzücü. Bunun son örneğini Urgehal ile yaşamıştım; sonrasında İstanbul konserleri açıklandığında, onları "dünya gözüyle" göremeyenler adına çok sevinmiştim.
Akşam saatlerinde günün yorgunluğu üzerime çökerken, alandaki yüzlerce kişi Orange Goblin’in enerjisiyle dans ediyordu. Setlist’lerine Rob Zombie ve Motörhead’den iki cover ekleyip seyirciye duygusal bir veda konuşması yaparak bol bol alkış eşliğinde sahneden indiler. "Yolunuz, bahtınız açık; goblinler yoldaşınız olsun," diyorum.

İlk kez izlediğim ve listelerimde sıkça yer verdiğim Britanyalı doom-folk projesi Darkher için kapıda hafif hafif yağan yağmur altında bekleşiyorduk. Ortam tam anlamıyla "Darkher’lik" bir havaya bürünmüştü. Orange Goblin ile üzerimize sinen o neşe ve gülümsemenin yerini bir anda kasvet ve melankoli aldı. Darkher bu duygusal geçişi gerçekten çok iyi başarıyor. Onlar benim için yağmurlu havaların ve gece yarılarının vazgeçilmez grubu. Bir aksilik olmazsa kendileriyle 2026 yılındaki randevumuz; nisan ayında Münih’te, Dark Easter Metal Meeting festivalinde olacak.

İkinci günün "prime time" diliminde sahne alan grup Grave’di. İsveçli death metal devleri sahnede ortalığı yakıp yıkarken ve seyirciyi sık sık bu yıkıma davet ederken, ne yazık ki ben onlara ayak uyduramadım. Gün boyu sahneler arası koşuşturmaca ve meteorolojinin abartılı tahminleri nedeniyle yanıma aldığım ekstra eşyalarla ağırlaşan sırt çantam, son enerji kırıntılarımı da Grave konserinde gömmeme neden oldu.
Gün içinde pek uğrayamadığım basın çadırı biten şarjım için tam bir kurtarıcı oldu. Çadırın kapısına bir sandalye atıp elimde kahve, dükkânının önünde oturan bir mahalle esnafı edasıyla Grave’e uzaktan eşlik etmekle yetindim. On yıldır yeni albüm bekleyen hayranlarını hâlâ bekletmeye devam eden grup, 90’ların başında çıkardıkları Into The Grave (ki neredeyse tamamını çaldılar) ve Soulless albümleri ağırlıklı, 80 dakikalık aralıksız bir performans sundu. Günün en kalabalık ve coşkulu konseri olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim
Pek tarzım olmamasına rağmen, ilk kez canlı izleyecek olmanın verdiği merakla Mortiis öncesi Samael’e de bir göz atmak istedim. Sahnedeki yoğun ışık patlamaları fotoğraf çekme planımı iptal etmeme neden olurken, ben ve büyük bir kalabalığın heyecanla beklediği Mortiis için Krypt sahnesinin kapısında yeniden yerimizi aldık.
İyi ki erkenci davranmışım; zira yoğunluk nedeniyle azımsanmayacak kadar çok kişi konseri dışarıdan dinlemek zorunda kaldı. Amerika turneleri nedeniyle Avrupa’yı adeta unutan Mortiis’in 2025 yılındaki iki Avrupa konserinden biri Summer Dying Loud festivalindeydi (ki kendisi 2026’da yine Amerika kıtasında olacak). Şimdiye kadar sadece fotoğraflardan gördüğüm o meşhur troll maskesi, önünde duran ve Fallout evrenindeki pazarlardan toplanmış gibi görünen klavyesi ve 20 dakikalık bol tekrarlı "dungeon synth" parçalarıyla oldukça değişik ve etkileyici bir deneyimdi.

Gecenin kapanışını ise festival sonrası ülkemize de uğrayacak olan funeral doom temsilcisi Esoteric yaptı. Saat gece 01.00’i geçtiği için katılımcıların çoğu çadırlarına veya evlerine dağılmıştı; bu yüzden nispeten sakin bir kalabalığa çaldılar. Dungeon synth üzerine biraz da funeral doom zerk ederek günü tamamladım.
Son Gün
Festivaldeki son günüme, geçmişi 90’ların başına kadar uzanan ve ismini —Galvanizer’dan sonra— bir başka İtalyan bilim insanından alan Gallileous ile başladım. Metallum’dan edindiğim bilgilere göre kariyerine funeral doom icra ederek başlayan grup, yıllar içerisinde stoner doom’dan stoner rock’a evrilmiş. Polonyalı dinleyicilerin yine yalnız bırakmadığı grubun üç-dört parçasını dinledim; türü sevenlerin çalma listelerinde bu isme mutlaka yer vermesini tavsiye ederim.
Krypt sahnesinde ise ismini ilk kez festival kitapçığında gördüğüm Fransız tek kişilik atmosferik black metal projesi Limbes vardı. Sevdiğim bir alt tür olduğu için büyük bir hevesle yerimi aldım, ancak beklediğimi bulamadığımı söylemeliyim. Yaklaşık 20 dakika süren oldukça uzun ve tekdüze besteler beni bir hayli sıktı. Vokalin mikrofon kullanmadan parçaları seslendirmesi ise performansın ilginç bir detayıydı.
Ana sahnede ise yine ismini ilk kez duyduğum Polonyalı post-metal grubu Dom Zły sahnedeydi. Ciddi bir hayran kitlesine sahip olduğunu gözlemlediğim ve parçalarını Lehçe seslendiren grubun şarkılarına seyirciler hep bir ağızdan eşlik etti. İsminin Anna olduğunu öğrendiğim vokalist için son yıllarda bu türde gördüğüm en iyi isimlerden biri diyebilirim; sahne hâkimiyeti yüksek ve oldukça yırtıcı bir vokal tarzı var. Grubun canlı kayıtlarını mutlaka izlemenizi öneririm.

Bir yandan elimdeki festival kitapçığından grupları ve sahne saatlerini inceliyordum, diğer yandan sahneler arasında koşturmaya devam ediyordum. Keyifle bir bira içmeye, merch stantlarını gezmeye, hatta basın çadırında kısa bir kahve-kurabiye molası vermeye bile vaktim olmadı.
Çoğunu ilk kez izleyeceğim grupları kaçırmamaya çalışıyorduk; o anları yakalamak için diğer fotoğrafçılarla adeta köşe kapmaca oynuyorduk. Neyse ki festival, $20$-$30$ bin kişinin katıldığı, insan trafiğinin yoğun olduğu devasa bir prodüksiyon değildi ve sahneler arası yürümek beş dakika bile sürmüyordu. Yine de doğru planlama yapmak ve enerjiyi verimli kullanmak, günün sonunda bir köşeye yığılıp kalmamak ya da en sevilen grupları kaçırmamak adına kritik bir öneme sahipti.
Son gün yerli gruplara ağırlık verilmişti; bu kapsamda sahne alan bir diğer Polonyalı ekip ise Lehçe icra eden black metal temsilcisi Odium Humani Generis oldu. İsimlerinin tercümesi "insan türünden nefret etmek" olsa da Łódź’un yerlisi oldukları için bir hayli seviliyorlar; nitekim sahnede bu sevgiyi karşılıksız bırakmadılar. Vatandaşları Mgła’nın ilk dönemlerini, Taake’yi veya Kriegsmaschine’yi sevenlerin takip etmesini önerdiğim oldukça kaliteli bir grup.

Ana sahnede ise kalabalık kadrosuyla ilk kez canlı izleme şansı bulduğum, performanslarını, samimiyetlerini ve müziklerini çok beğendiğim progresif/okült rock grubu Year Of The Goat vardı. Festivalde, dünyanın dört bir yanından gelen onca metal temsilcisi arasında rock icra eden tek grup olarak ışıl ışıl parladılar. 70’lerin hard rock esintileriyle izleyen herkesi mutlu ettiklerine eminim; şahsen bundan sonra sıkı bir takipçileri olacağımı buradan ilan etmek isterim.
2024 yılında İstanbul’da hatırı sayılır bir kitleye konser veren Aura Noir’i, bu kez de Summer Dying Loud’da izleme fırsatı yakaladım. Venom öncesi hem biraz dinlenmek hem de notlarımı almak için basın çadırına geçtim; "Çılgın Kalabalıktan Uzak" olmanın daha iyi bir seçenek olduğuna kanaat getirdim. Venom'dan önce Krypt sahnesinde izlediğim Darvaza'ya da kısaca değinmek gerekirse, son bir-iki yıldır yollarımız sürekli bir yerlerde kesişiyor (bu, festivaldeki üçüncü karşılaşmamız oldu). Sahnede gerçekten çok iyiler ve kendilerine ayrılan kısıtlı sürenin hakkını fazlasıyla veriyorlar. Ancak onları bir türlü daha büyük bir sahnede, daha uzun süreli izleme fırsatım olmadı. Black metale duydukları tutku sahneden rahatça hissedilebiliyor; kesinlikle daha iyi yerlerde olmayı hak ediyorlar. Umarım yakında onları ülkemizde de izleme şansı buluruz.
Ve herkesin heyecanla beklediği an: Yaşayan efsane Cronos ve Venom. Uzun bir intro ve sislerin ardından, çoğunluğun "sona saklarlar" diye beklediği Black Metal şarkısıyla sürpriz bir açılış yaptılar. Binlerce kişinin aynı anda nakaratlara eşlik ederken çıkardığı sesin hemen yanı başımızdaki yerleşim yerlerinden nasıl duyulduğunu ve orada yaşayanların neler hissettiğini merak etmedim değil. 60 yaşın üzerindeki Cronos sahne kostümü içinde oldukça fit görünüyor ve sanki 20’lerindeymişçesine bir enerji sergiliyordu. Fotoğraf çekmekten fırsat buldukça aldığım video kayıtlarını Extreminal YouTube kanalından izleyebilirsiniz. Venom, bir saat gibi kısa bir süre sahnede kalmasına rağmen klasiklerinin çoğunu çaldı ve izleyicilere harika bir gösteri sundu.

Festivalin sonlarına yaklaşırken listedeki Cult of Luna ismini —nasıl bir hevesle baktıysam— Cult of Fire olarak okuyunca büyük bir beklentiye girdim. Sahnenin perdelerle kapatılması, uzun zamandır görmeyi çok istediğim Cult of Fire ile Kali’ye saygılarımızı sunup kapanışı yapacağımız hayalini kurdurmuştu bana. Ancak perdeler kalktığında hayallerim yıkıldı; karşımda çift davulcusu ve yoğun ışık şovuyla post-metal grubu Cult of Luna vardı. "Misafir umduğunu değil, bulduğunu dinler," diyerek gösteriye dahil olmaya çalıştım, ancak müzikleri pek bana hitap etmedi. Belki de bu durum üç günlük yorgunluğun üzerime çökmesiyle ilgiliydi. Birkaç parça dinledikten sonra Łódź’daki son gecem için evin yolunu tuttum.
Yorucu (şehir merkezinden ulaşım biraz zahmetliydi), ama gerek katılan gruplar gerek festival ortamı gerekse organizasyon kalitesiyle Summer Dying Loud, beni mutlu eden bir deneyim oldu. Sahne alanlarına yiyecek-içecek sokulmaması ve küçük sahnede kapıların son ana kadar kapalı tutulması ise anlam veremediğim kurallar olarak hafızamda kaldı.
Katılacak grupların yavaş yavaş açıklanmaya başladığı festival, 2026 yılında 3–5 Eylül tarihlerinde yapılacak. Şimdiye kadar kesinleşen gruplardan bazıları şunlar: Blaze Bayley, Massacre, İmha Tarikat ve Ahab.
Festival Değerlendirmesi
Her kritik sonunda adet olduğu üzere kısa bir değerlendirme yapmak gerekirse:
Ulaşım: 9/10 (Shuttle imkânının bulunmamasına ve şehir merkezinden uzak bir bölgede yer almasına rağmen, her zaman ve her saat toplu taşıma imkânının bulunması büyük bir artı puandı.)
Festival Alanı ve Ortamı: 7/10 (Yukarıda da belirttiğim gibi, ilk defa karşılaştığım kurallar, sınırlı merch stantları ve kısıtlı yiyecek seçenekleri olumsuz yönlerdi.) Öte yandan, aksamadan devam eden festival akışı, harika ses ve ışık sistemleri ile ferah ve yeşil bir alanda bulunması olumlu yanlarıydı.)
Sahne Alan Gruplar: 10/10 (İlk kez izleme şansı bulduğum birçok underground grubun fazlalığı ve özellikle Venom, Carcass, Grave, Year Of The Goat ile Mortiis’in performansları beni çok mutlu etti.)
Yeme-İçme: 8/10 (Seçeneklerin kısıtlı olması ve fiyatların festival ortalamalarının üzerinde seyretmesi biraz hayal kırıklığı yaratsa da, hijyen ve lezzet konusu tatmin ediciydi.)
Fiyatlar: 7/10 (Yiyecek fiyatları —burger, pizza, burrito vb.— 200–500 PLN arasında değişerek ortalamanın biraz üzerindeydi.) Bira ve içecek fiyatları ise 20 PLN seviyesindeydi. Merch stantları sayıca az olsa da içerik olarak tatmin ediciydi.)
Yine uzun bir yazı oldu ama elimden geldiğince detaylı anlatmaya çalışarak gözlemlerimi ve tecrübelerimi paylaşmak istedim. Umarım sonuna kadar okuyanlar için bilgilendirici bir kritik yazısı olmuştur. Bir sonraki uzun festival kritiğinde görüşmek üzere...
https://www.youtube.com/playlist?list=PLpUiJMJs5XLSsb64Pfw5tdCdbR3sEzsvP

Benzer Yazılar
Gaerea - Mirage Albüm İncelemesi
Yorumlar
Henüz yorum yok.
