Party.San Metal Festival 2025 İncelemesi
Party.San Open Air 2025: Üç Günlük Saf Ekstrem Metal
Party.San Open Air, 2025 yılında da Avrupa ekstrem metal sahnesinin en özel festivallerinden biri olduğunu bir kez daha kanıtladı. Wacken'de yaşadığımız hayal kırıklığının üzerinden henüz birkaç gün geçmişken, Party.San adeta moral depoladığımız bir kaçış noktası oldu. Gerek organizasyon kalitesi gerekse sahne alan grupların seviyesi düşünüldüğünde, bu yıl katıldığım festivaller arasında zirveye rahatlıkla oynayan bir etkinlikti.
Festival her zamanki gibi perşembe, cuma ve cumartesi olmak üzere üç güne yayılmıştı. Party.San'ın en büyük artılarından biri ise kamp alanı olmaya devam ediyor. Yağmur, çamur ya da kilometrelerce yürüyüş derdi olmadan rahatça kamp kurulabiliyor. Festival kitlesi de en az organizasyon kadar övgüyü hak ediyor. İnsanlar son derece yardımsever, saygılı ve eski okul metal kültürünü yaşatan bir topluluk oluşturuyor. Birkaç dakika sohbet ettiğiniz biriyle akşam bira içerken bulmanız işten bile değil.
Ulaşım konusunda herhangi bir problem yaşamadığımız gibi, kamp alanı da oldukça düzenliydi. Yiyecek-içecek stantlarından duşlara, tuvaletlerden dinlenme alanlarına kadar organizasyonun neredeyse her detayı özenle düşünülmüş. Üç gün boyunca ciddi anlamda şikâyet edebileceğim hiçbir aksaklıkla karşılaşmadım.
Hazır organizasyondan bahsetmişken, önceki yıllarda bol bol eleştirdiğim "Party Zelt" sahnesine de değinmeden geçmeyeyim. Geçen sene özellikle ses sistemi konusunda sınıfta kalmıştı. Bu yıl ise ciddi bir iyileştirme yapılmış. Çadırın içi hâlâ sauna etkisi yaratıyor olsa da, ses kalitesindeki belirgin artış sayesinde bu eksiklik büyük ölçüde tolere edilebilir hâle gelmiş. Tabii, bunun tamamen benim geçen seneki eleştirilerim sayesinde olduğunu düşünmek istiyorum.
Artık lafı fazla uzatmadan festival boyunca izleme fırsatı bulduğum gruplara geçelim.
Çarşamba yerine perşembe akşamı alana gelmeyi tercih ettiğimiz için kampı kurma ve yerleşme telaşı yüzünden The Spirit, Theotoxin ve Firtan gibi görmek istediğim birkaç grubu ne yazık ki kaçırdım. İlk yetişebildiğim konser ise İtalyan senfonik death metal devi Fleshgod Apocalypse oldu.
Fleshgod Apocalypse'yi daha önce birkaç kez kapalı salonlarda izlemiştim. Ancak büyük festival sahnesi grubun ihtişamını çok daha iyi ortaya çıkarıyor. Devasa sahne dekoru, barok estetiği yansıtan kostümleri, opera vokalleri ve kusursuz orkestrasyonlarıyla ilk dakikadan itibaren seyirciyi etkileri altına aldılar. Teknik olarak zaten tartışmaya kapalı bir grup olmalarının yanında, görselliği de müziğin ayrılmaz bir parçası hâline getirmeleri konseri çok daha etkileyici kılıyor. Vokalistin zaman zaman Almanca konuşarak seyirciyle iletişim kurması da büyük alkış topladı.
Hemen ardından gecenin benim adıma en önemli gruplarından biri olan Harakiri for the Sky ana sahnedeki yerini aldı. Yedi şarkılık kısa ama son derece etkili setlerinde "Fire, Walk With Me" ve "Sing for the Damage We've Done" gibi sevilen parçaları çalarak atmosferi bambaşka bir noktaya taşıdılar. Özellikle melodik pasajlarla sert bölümler arasındaki geçişler canlı performansta albüm kayıtlarından bile daha güçlü hissettiriyordu. Setin finalinde ise Radiohead yorumunu izledik. Bu parçada konuk vokal olarak Groza'nın basçısı ve vokalisti P.G. sahneye çıktı. Konser zaten yüksek tempoda ilerlerken, bu sürpriz kapanış performansı geceyi zirvede tamamlamalarını sağladı.
Perşembe gecesinin kapanışını ise death grind efsanesi Napalm Death yaptı. Shane Embury sağlık sorunları nedeniyle bu kez kadroda yer alamasa da grubun sahne enerjisinden hiçbir şey eksilmemişti. Barney Greenway her zamanki gibi sahnenin bir ucundan diğerine koşuyordu, seyirciyi sürekli hareket hâlinde tutuyordu.
Napalm Death yalnızca müziğiyle değil, politik duruşuyla da yıllardır aynı çizgide ilerliyor. Bu konser de farklı olmadı. Barney'nin sahneden verdiği "Fuck AfD" mesajı özellikle festivalin düzenlendiği bölge, yani Sachsen-Anhalt eyaleti özelinde düşünüldüğünde oldukça güçlü bir anlam taşıyordu. Ardından gelen "Nazi Punks Fuck Off" ise beklendiği gibi büyük bir koro eşliğinde söylendi ve konser unutulmaz bir finalle sona erdi.
İlk gün böylece beklentilerin bile üzerine çıkan konserlerle tamamlanmış oldu. Daha şimdiden festival Wacken'de üzerimize çöken o tatsız havayı tamamen unutturmayı başarmıştı. Önümüzde ise çok daha yoğun geçecek iki gün bizi bekliyordu.
Cuma – Sıcağın, Pitlerin ve Ağır Rifflerin Günü
Cuma sabahı festivale tam anlamıyla bir grindcore partisiyle başladık. Saat henüz 12.00 olmasına rağmen ana sahnenin önü çoktan dolmuştu. Herkesin beklediği isim ise şüphesiz Party Cannon'dı.
Bu grubun konserini tarif etmek gerçekten zor. Sahne önünde gördüğünüz manzara adeta absürtlük yarışması gibiydi. Dinozor kostümleri, Hawai gömlekleri, şişme oyuncaklar, maskeler ve aklınıza gelebilecek her türlü çılgın aksesuar ortalıkta dolaşıyordu. Party Cannon'un müziği belki evde arka arkaya dinlendiğinde bir noktadan sonra yorucu gelebilir; ancak konu canlı performans olduğunda iş tamamen değişiyor. Konser boyunca hem grup hem de seyirci aynı enerjiyi paylaşıyor. Circle pitler, wall of death'ler ve bitmek bilmeyen kahkahalar derken kırk beş dakika nasıl geçti anlamadık.
Parti havasının ardından sahneye Hyperdontia çıktı. Grubun kadrosunda bas gitarda Malik Çamlıca, gitarda ise Mustafa Gürcalıoğlu'nun bulunması bizim açımızdan ayrı bir gurur kaynağıydı. 2015 yılından bu yana faaliyet gösteren grubu ilk kez Party.San sahnesinde izleme fırsatı yakaladım. Party Cannon'un yarattığı kaotik atmosferden sonra Hyperdontia'nın daha klasik ve ağır ilerleyen death metal anlayışı doğal olarak tempoyu biraz düşürdü. Fakat bunda grubun değil, öğle saatlerinin ve kavurucu sıcağın da büyük payı vardı. Kalabalık henüz tam anlamıyla uyanamamıştı. Buna rağmen grubun teknik performansı oldukça başarılıydı. Umarım kendilerini farklı bir festivalde veya kapalı salon konserinde yeniden izleme şansı bulurum.
Sıradaki isim ise tam anlamıyla tür değişikliğini temsil ediyordu. Sekiz yıl aradan sonra yeni albümüyle geri dönen Alman gothic metal grubu The Vision Bleak sahneye çıktı. Empyrium üyelerinden oluşan grubun karanlık ve melankolik atmosferi kendine has olsa da, açıkçası bana çok hitap eden bir tarz değil. Kavurucu güneşin altında ağır tempolu gothic parçalar dinlemek de pek doğru bir tercih olmayınca konseri yarıda bırakıp biraz nefes almaya karar verdik. Kamp alanının diğer ucundaki arkadaşların yanına geçerek uzun sayılabilecek bir bira molası verdik. Bazen festival deneyiminin en keyifli anları da tam olarak böyle spontane molalar olabiliyor.
Molanın ardından yeniden ana sahneye döndüğümüzde bizi Hellbutcher bekliyordu. Nifelheim'in kurucularından Hellbutcher'ın liderliğindeki grup, eski usul black metal ile 80'ler thrash metalini harmanlayan son derece saldırgan bir performans ortaya koydu. Daha ilk dakikadan itibaren sahne enerjisi tamamen değişti. The Vision Bleak'in kasvetli atmosferinden eser kalmamıştı. Grup adeta ortalığı ateşe verdi. Setin finalinde Venom'un ölümsüz klasiği Black Metal’i çalmaları ise tam anlamıyla nokta atışıydı. Seyircinin neredeyse tamamı şarkıya eşlik ederken bgünün ilk büyük coşkularından biri yaşandı.
Öğleden sonra sıcak artık dayanılmaz seviyeye ulaşmıştı. Güneş altında saatlerce ayakta kalmanın etkisiyle herkes yavaş yavaş gölge aramaya başlamıştı. Tam o sırada sahneye çıkan Suffocation ise kelimenin tam anlamıyla tokat etkisi yarattı. İlk riffle birlikte bütün yorgunluk unutuldu. Seyirci yeniden sahnenin önüne akın etti ve pitler kaldığı yerden devam etti. Suffocation'ın yıllardır neden death metalin en önemli gruplarından biri olarak gösterildiğini canlı performanslarını izlediğiniz anda bir kez daha anlıyorsunuz. Son derece temiz bir ses, kusursuz bir icra ve hiç düşmeyen bir tempo...
Konserin ardından arkadaşımın tavsiyesi üzerine normalde pek tercih etmediğim çadır sahnesine geçtim. Çünkü sırada Hindistan'ın Mumbai kentinden gelen brutal death metal grubu Gutslit vardı. Açık konuşmak gerekirse, grubu daha önce hiç dinlememiştim. Ancak konser bittiğinde festivalin en güzel sürprizlerinden biriyle karşılaşmış oldum. Brutal death metalin tüm sertliğini sonuna kadar hissettiren performansın ortasında beklenmedik bir olay yaşandı. Vokalist Christian sadık bir hayranını ve kız arkadaşı Claudia'yı sahneye davet etti. Christian herkesin önünde diz çökerek evlenme teklif ettiğinde, binlerce kişi aynı anda alkışlamaya başladı. Claudia'nın "evet" demesiyle birlikte festival kısa süreliğine romantik bir filme dönüşmüş oldu.
Elbette bu romantik ara fazla uzun sürmedi.
Çift sahneden iner inmez, Gutslit kaldığı yerden devam etti ve pit eskisinden bile daha büyük hâle geldi. Müzikal anlamda da son derece güçlü bulduğum grubu festivalin en hoş keşiflerinden biri olarak not ettim.
Sırada ise yıllardır sahne şovlarıyla konuşulan Brujeria vardı.
Los Angeles çıkışlı grup daha ilk dakikadan itibaren seyircinin kontrolünü tamamen ele aldı. Death metal ile grindcore'u kendilerine özgü bir anlayışla harmanlayan Brujeria'nın konserlerinde yalnızca müzik değil, sahnede yaşananlar da en az parçalar kadar önemli oluyor. Konser sırasında seyircilerin elden ele sigara uzatarak sahneye göndermesi ise benim için günün en absürt ama aynı zamanda en eğlenceli anlarından biriydi. Sound konusunda ise söylenecek fazla bir şey yok; gitarlar cayır cayır, davullar adeta savaş ilan etmişlerdi.
Günün benim için en çok beklediğim konserlerinden biri ise Rotting Christ'ti.
Sahnenin önü daha konser başlamadan tamamen dolmuştu. Grup sahneye çıkar çıkmaz, oluşan atmosferi tarif etmekte zorlanacağım kadar etkileyiciydi. Kata Ton Daimona Eaytoy, Like Son ve Non Serviam gibi klasikler peş peşe gelirken binlerce kişi tek bir ağızdan şarkılara eşlik ediyordu.
Ses sistemi kusursuza yakındı. Sakis Tolis'in sahne hâkimiyeti yine tartışılmazdı. Bence festival boyunca izlediğim en iyi performanslardan birine imza attılar. Rotting Christ ile birlikte cuma günü benim için "mutlaka izlemeliyim" dediğim grupların sonuncusunun da yanına tik atmış oldum. Ancak gecenin bitmesine daha vardı.
Sırada I Am Morbid vardı.
David Vincent önderliğindeki grup, Morbid Angel mirasını yaşatmaya devam ediyor. Risk almadan doğrudan klasiklere yönelmeleri de bence doğru bir tercih olmuş. Dominate, Where the Slime Live ve Dawn of the Angry ile başlayan konser, sahne önündeki alev efektleriyle birlikte tam anlamıyla görsel bir şölene dönüştü. David Vincent'in şarkılar arasında yaptığı konuşmalardan biri ise özellikle dikkat çekiciydi.
"Burası Wacken'deki o berbat çamurdan çok daha iyi."
Bunu duyunca istemsizce gülümsememek elde değildi. Bir Wacken mağduru olarak kendisine içtenlikle katıldığımı söylemeliyim.
Gecenin sonuna doğru Triptykon sahneye çıktı. Ne yazık ki yorgunluk artık kendini iyice hissettirdiği için Celtic Frost setinin tamamını izleyemedim. Ancak izlediğim ilk birkaç parça bile grubun neden hâlâ bu kadar saygı gördüğünü anlamaya yetti. Ağır, karanlık ve ezici atmosferleriyle cuma gecesine son derece güçlü bir kapanış yaptılar.
İkinci gün de böylece sona ererken, tek düşündüğüm şey şuydu: Festival henüz bitmemişti ama Party.San 2025 şimdiden beklentilerimin çok üzerine çıkmayı başarmıştı. Yine de en merak ettiğim isimlerden bazıları bizi cumartesi günü bekliyordu.
Cumartesi – Festivali Zirvede Noktalayan Son Gün
Üçüncü ve son güne, Norveçli punk efsanesi Turbonegro'nun en başarılı tribute gruplarından biri olan Ass Cobra ile başladık. Sabah saat 10.00'da çalacak olmalarına rağmen onları kaçırmamak için özellikle erkenden kalkıp çadır sahnesine gittik. Erken saatte konser izlemek normalde çok cazip görünmeyebilir, ama bu grup için kesinlikle değdi.
İlk şarkı All My Friends Are Dead ile birlikte üzerimizde kalan son uyku kırıntıları da birkaç saniye içinde kayboldu. Grubun enerjisi sahneye çıktıkları ilk andan itibaren seyirciye geçti. Eğlenceli tavırları, durmaksızın hareket eden sahne performansları ve pozitif atmosferleri sayesinde festivalin son gününe mümkün olabilecek en doğru başlangıcı yaptılar.
Konser bittikten sonra ise kısa bir mola kaçınılmazdı. Çadıra dönüp biraz uyuduktan sonra tanıdıklarla edilen sohbetler, yemek faslı ve hazırlık derken yeniden festival alanına döndüğümüzde Schizophrenia çoktan sahneye çıkmıştı.
Açıkçası, bu grup hak ettiği ilgiyi hâlâ görebilmiş değil. Thrash ve death metali son derece doğal bir şekilde harmanlayan Belçikalılar, günün en dinamik performanslarından birine imza attılar. Özellikle vokalist ve bas gitarist Ricky Mandozzi sahnede adeta durmak bilmiyordu. Seyirciyi sürekli hareket hâlinde tutarken grubun enerjisini de bir an olsun aşağı çekmedi.
Kavurucu güneş altında saatlerdir ayakta duran insanlar bile sahne önünden ayrılmıyordu. Bu da grubun ne kadar başarılı bir performans sergilediğinin en büyük göstergesiydi. Umarım yakın zamanda Türkiye'de de izleme fırsatı buluruz.
Sırada Portekiz'in yükselen slam death metal temsilcilerinden Analepsy vardı.
Ezici riffler, tok davullar ve durmaksızın çalışan blast beat'ler... Türün sevenleri için tam anlamıyla aranan her şey vardı. İlk kez canlı izleme fırsatı bulduğum grup beklentimin de üzerine çıktı. Sıcaktan bunalmış kalabalık bile konser boyunca enerjisinden hiçbir şey kaybetmedi.
Yine de kendilerini daha serin bir havada, mümkünse kapalı bir salonda tekrar izlemeyi tercih ederim. Kırk dereceye yaklaşan sıcak altında slam death metal dinlemek bazen fiziksel dayanıklılık testine dönüşebiliyor.
Ardından ana sahnede İsveçli Viking/doom metal grubu Ereb Altor yerini aldı.
Mitolojik temaları işleyen grubun kendine özgü atmosferi ve sadık bir dinleyici kitlesi var. Ancak açık konuşmak gerekirse, bana çok hitap eden bir grup değil. Birkaç şarkının ardından kendimi gölgeye atıp biraz dinlenmeyi tercih ettim. Festival maratonunda bazen doğru karar, sevdiğin her grubu izlemek değil, bir sonraki konser için enerji toplamaktır.
Dinlenmenin ardından yeniden ana sahneye döndüğümüzde bizi İsveç death metalinin köklü isimlerinden Grave karşıladı.
Setlist ağırlıklı olarak eski albümlerden oluşuyordu. Turning Black ve Day of the Mourning gibi klasikler peş peşe gelirken, seyircinin coşkusu da giderek arttı. Yılların verdiği tecrübeyi sahnede hissettiren grup, gösterişten uzak ama son derece sağlam bir performans sergiledi. Eski usul İsveç death metalinin neden hâlâ bu kadar sevildiğini bir kez daha hatırlattılar.
Benim en çok merak ettiğim konserlerden biri ise şüphesiz Tiamat'tı.
Grubun güncel kadrosu oldukça genç müzisyenlerden oluştuğu için sahnedeki hareketlilik dikkat çekiyordu. Fakat doğal olarak bütün gözler Johan Edlund'un üzerindeydi. Johan'ın yılların etkisini taşıdığı açıkça görülüyordu. Zaman zaman yoruluyordu, hareket etmekte zorlanıyordu ama buna rağmen sahnedeki karizmasından hiçbir şey kaybetmiyordu.
Konser boyunca yaşanan en unutulmaz an ise hiç beklenmedik bir şekilde geldi.
Şarkılardan birinin ortasında Johan bir anda kenara çekildi, yere oturdu ve son derece rahat bir tavırla ekmek arasındaki yiyeceğini yemeye başladı. Binlerce kişi konser izlerken adamın piknik yapmaya başlaması gerçekten görülmeye değerdi. Hepimizin aklına aynı soru geldi: "Bu gerçekten oluyor mu?"
İşin daha da ilginç tarafı, birkaç dakika sonra hiçbir şey olmamış gibi ayağa kalkıp şarkıya devam etti. Ardından seyircilere kalpler yaparak gülümsedi. Normal şartlarda son derece absürt görünecek bu davranış, Tiamat'ın o tuhaf ve karanlık atmosferine nedense mükemmel şekilde uyuyordu. Festival boyunca en çok güldüğüm anlardan biri kesinlikle buydu.
Ve artık kapanış vakti gelmişti.
Festivalin son konseri Norveç black metalinin yaşayan efsanelerinden Gorgoroth'a aitti. Grubu en son iki yıl önce Inferno Festival'de izlemiştim. Bu nedenle bu kez nasıl bir performans sergileyeceklerini özellikle merak ediyordum.
Vokalde yine Taake'den tanıdığımız Hoest vardı. Kendine has agresif sahne tavrı, mikrofonu zaman zaman kafasına vurması ve neredeyse hiç durmadan hareket etmesiyle konserin en dikkat çeken ismiydi.
Gorgoroth teknik anlamda kusursuz sayılabilecek bir performans ortaya koydu. Soğuk, karanlık ve acımasız atmosferlerini son ana kadar korudular. Festivali kapatmak için bundan daha uygun bir grup düşünmek gerçekten zor olurdu.
Son Sözler
Böylece Party.San Open Air 2025 de bizim için sona ermiş oldu.
Üç gün boyunca izlediğimiz onlarca konser, tanıştığımız yeni insanlar, kilometrelerce yürüyüş, sayısız bira ve neredeyse hiç durmayan headbang seanslarının ardından bir kez daha anladım ki Party.San, Avrupa'daki ekstrem metal festivalleri arasında kendine has bir yere sahip.
Burası devasa sponsor alanlarıyla, gösterişli LED ekranlarıyla ya da ticari anlayışıyla öne çıkan bir festival değil. Tam tersine, hâlâ eski okul festivali ruhunu yaşatmayı başaran nadir organizasyonlardan biri. İnsanlar müzik için geliyor, gruplar gerçekten dinleniyor ve üç gün boyunca herkes aynı tutkuyu paylaşıyor.
Belki de Party.San'ı özel yapan tam olarak bu. Wacken'dan sonra üzerimizde kalan hayal kırıklığını tamamen silen, bize neden hâlâ kilometrelerce yol gidip festivallere katıldığımızı yeniden hatırlatan üç gün yaşadık. Seneye tekrar alanda olmayı şimdiden umut ediyorum. Yeni keşifler, yeni dostluklar ve bolca ekstrem metal eşliğinde görüşmek üzere. Horns up!

Benzer Yazılar
Yorumlar
Henüz yorum yok.
