Amon Amarth kariyerinin seyrettiği yön, şu anda geldiği nokta, sahnedeki duruşu gibi ayrıntılar göz önüne alındığında bir çok extreme metal dinleyicisi için bahsi geçtiğinde ”Kalsın güzel kardeşim” tepkisine sebep olsa da, “Versus the World” ve hatta “Fate of Norns” albümüne kadar olan dönem için net bir Amon fanı olarak (günümüzde ise her bir yeni albümle beni bir kez daha kahrediyorlar) her ne kadar artık benim gibi bir çok eski fanı üzmüş olsalar da, hayatımızda önemli yere sahip albümleri yazdığımız bu başlık altında; “Versus the World” tarafımdan mutlaka kaleme alınması gereken bir albümdü.

Amon Amarth´ın dinlediğim ilk albümü “Once Sent from the Golden Hall” dur. Grubu bir yerde (şimdi yayını hatırlamıyorum) Death Metal başlığı altında listelemişlerdi; dergilerden, fanzinlerden liste yaparak keşif araştırması yaptığım dönemde radarıma girmiş oldu. O döneme kadar Death Metalí tecrübe ettiğim Cannibal Corpse, Morbid Angel benzeri bir sound duymayı hayal ederken karşıma bambaşka bir şey çıktı. İskandinav mitolojisi temelinde yükselen sözler, oldukça özgün melodik rifflerin yanında, Death Metal ve Black Metalde duymaya alışkın olduğum riflerin harika bir uyumla icra edildiği bir albüm (fikrim hala değişmedi). “Ride for Vengeance” , “Victorious March”,  “Amon Amarth” gibi parçalar aklımı almıştı resmen ve Amon artık o döneme göre oldukça küçük olan arşivimin en güzel parçalarından biri olmuştu. Ve haliyle dönemin şartlarının elverdiği bütün imkanlarda grubu takip etmeye başladım. Dönemin en başarılı dergilerinden Enred´in sekizinci sayısında Amon Amarth´in da olduğunu görünce, ikinci defa düşünmeden aldım dergiyi. “The Avenger” albümü yeni çıkmış e bunun üzerine grupla çok iyi bir röportaj yapılmıştı. O dönem arkadaşlarla gruplar üzerine muhabbet çevirirken, Amon hakkinda “Bu grup acayip biçimde büyük fan kitlesine sahip olacak” demiştim, karşımda duran arkadaşımda grubun müziğini zayıf bulduğu için “bırak şunu yaa” gibisinden bir tepki vermişti. Günümüzde vaziyete baktığımızda hem o hem ben haklı çıkmış olduk.

Amon “The Avenger” ın ardından büyük turlara katıldı, konser vermek için bütün imkanları zorladı. Grubun ilk konserini Hindistan’da bir festivalde verdiğini düşünürsek, aslında “The Avenger” a kadar grubun ismini, 90´lar şartlarında duyurmak için oldukça çaba sarf ettiği ortada. “The Avenger” ın ardından Amon Amarth ismi giderek bilinir oldu, ilk albümden bu yana çalıştıkları firma Metal Blade´in rolü bu noktada görmezden gelinemez elbette. 1999’da “The Crusher” piyasaya çıktı ve yine uzun turne süreci başladı; fakat bu sefer grup Metal sahnesinde istedikleri, amaçladıkları noktaya gelememişti. Büyük bir karamsarlığın içine saplandıkları ”Bir yere varamayacağız galiba” diye düşündükleri dönemde Amon Amarth´ın son bir şansı hak ettiğine karar verdiler ve “Versus the World” ü kaydetmeye süreci başladı. Grubun albüme ismini verirken tam olarak içinde bulundukları ruh halini net biçimde yansıtabildikleri görülüyor. Bütün dünyaya karşı son bir savaş !! Bu son round öncesi çok önemli bir karar aldılar ve piyasaya sürdükleri ilk ürün olan “Sorrow Throughout the Nine Worlds” dan bu yana bütün albüm kayıtlarını yaptıkları The Abyss Studio dışında bir adrese yöneldiler. Albüm 2002 yazında Berno Studio´da kaydedildi.

Dürüstçe söylemek gerekirse “Versus the World” ü dinlemeye başladığımda, daha ilk parça “Death in Fire” ile beni yere sermişti. Günümüzde bir çok grubun milyon kere coverlamasının ardından, belli bir kesimin bu şarkıyı duymaya dahi tahammülü olmasa da, albümün çıktığı 2002 Kasım ayında , özellikle melodik işleri seven Metal fanları arasında, şarkı virüs gibi yayıldı. Bir açılış parçası olarak bundan iyisi seçilmezdi. Amon´un kendine özgü riff yapısı, akılda kalıcı muhteşem bir chorus ve grubun hala bugün bile markası´ı diyebileceğimiz bir şarkı ismi .. “Death in Fire”. Amon Amarth´ın özellikle riff yapısında ki değişim tercihinden önceki dönemde, albümlerinin yapısı, parca sıralaması, albüm kapak çalışması gibi ana hattı oluşturan etkenlerde, “Fate of Norns”a kadar benzerlik söz konusuydu, bu açıdan baktığımızda “Versus the World” bunun en iyi örneğidir. Muhteşem bir giriş, akılları alan albüm açılışının ardından korunan tempo ve albümün sonuna doğru temponun giderek düşmesi… Bu albümde de “Death in Fire” in yaptığı muhteşem girişin enerjisini koruyan ve devam ettiren parça “For the Stabwounds in Our Backs”. Amon’un parça isimleri genelde akılda kalıcı değildi, ve bu parça bu ayrıntıya harika bir örnek. şarkının girişinde Olavi´nin gitarla icra ettiği ince intronun ardından, bütün elemanların sahnede aynı anda kafakopter yaparak eşlik ettiği balyoz gibi rifflerle giriş yapıyor şarkı. Özellikle bu parçada kullanılan tarama riffleri, Amon´un kendisine özgü riff yapısının en nadide örneklerinden biridir. Amon bu albümle birlikte İskandinav mitleri çizgisinden sapmasa da, sözlerin derinliği ve şiirselliğinden sadeleşmeye doğru ilk adımları atmaya başladı. Bu sebeple aslında Pagan ve Folk Metal fanları daha o dönemde Amon´un aşırı abartılan bir grup olduğunu, şarkı sözlerinin oldukça yüzeysel ve Viking Metal gibi bir isimlendirmeyi hak etmediklerini düşünüyorlardı. Bazı açılardan bu görüşe hak veriyor olsam da , ben bu albümün sözlerini çok severim. Bu parçanın son bölümü buna çok iyi bir örnektir.

“So sit there on your golden throne
Soon we will arise
Time for vengeance is coming soon
The time for all to die!”

Ve üçüncü parça “Where Silent Gods Stand Guard”, ile beklendiği üzere tempo yavaşça düşmeye başlıyor. Bu albümde kullanılan tarama rifflerinin çoğu içinde ağır melankolik bir atmosfer barındırır ve bunun ilk net örneğini bu parçada görüyoruz. ikinci dakikadan itibaren beni ele geçiren riff albümün devamında neyi duyacağımızın habercisidir. 3.40´dan sonra Olavi´nin yalnız kaldığı an ve Johan´on tok brutali ile kükrediği bölüm…

“I am – I am – A wolf in human shape
I am – I am – A predator with flaming rage”

Bu bölümün ardından gelen solo ile birlikte bütün kısmı bir bölüm olarak düşünürsek bence parçanın en can alıcı ve akılda kalıcı kısmıdır.

Sırada albümün dördüncü parçası ve albüme adını veren parça “Vs the World”. Albümde ki damar tarama rifflerin en can alan örneklerinden bir diğeri bu parçanın girişinde dinliyoruz. Bu parça ile birlikte, Johan´ın sözleri yazarken kullandığı epik İskandinav öğelerin arasına gizlenmiş, grubun bütün elemanlarının hayata karşı tutumları ve albümün kaydedildiği dönemde ki ruh hallerinin yansımalarını alt metinlerde görmek mümkün. Johan bu parça ile birlikte vokalleri sözlerin daha anlaşılır olması için farklı bir teknik kullanıyor adeta:

“We’ve been battered and left for dead
We’ve been beaten and we have bled
But we always made it through – versus the world
This may be our last quest
Before we’re put to rest
The end is coming soon – versus the world”

Bu part, parçanın sözlerinin kendi açımdan en etkileyici bölümü olmasıyla birlikte, final bölümünde ki sözlerde eşlik etmesi muazzam haz veren bir bölümdür:

“We’ve been battered and left for dead
We’ve been beaten and we have bled
Versus the world”

Beşinci parça albümün en sevdiğim parçasıdır: Alsında “Versus the World” konusu açıldığında herkes bugün de “Death in Fire” ı hatırlıyor; ama benim için “Across the Rainbow Bridge” hem girişi, hem parçada kullanılan bütün gitar riffleri, solosu ve sözleriyle birlikte, albümün en sevdiğim parçasıdır. Albüm başından bu ana kadar yarattığı harika atmosferi bu parçayla devam ettiriyor, girişteki oldukça sade ama muhteşem leziz gitar işçiliğinin ardından gelen sözler, ve Johan´ın daha ilk dörtlükte ki ciğer parçalayan performansıyla parçanın bilekleri kesecek cinsten olduğu net biçimde görülüyor.

“My days are numbered soon I have to leave
The Horns have stretched my living thread
The notion of my demise won’t leave me be
Why cannot death just set me free! “

3.15´ten sonra başlayan part, o dönemde sahne performansında, seyirciyle bütünleşildiği büyülü bir atmosfer yaratıyordu ve tabi ardından gelen sözler ve şarkının sonuna doğru boğazları yırtılıncaya kadar eşlik edilen sözler:

“I want to walk across the Rainbow Bridge
And see my fathers in the golden hall
They beckon me to join their feast
In my dreams I hear their call”

Albümün altıncı parçası “Down the Slopes of Death” düşen tempoyu biraz toparlıyor. Kafa sallamaya oldukça müsait riffleriyle albümün son virajını almamıza yardımcı oluyor, özellikle 2,30 dan itibaren yalnız kalan bass geçişinden sonra ki riff kapı baca yıktıran cinstendir. Albümün yedinci parçası “Thousand Years of Oppression” ile birlikte, beşinci parçada düşen tempoyu toparlayan “Down the Slopes of Death” in temposunda ilerlemeye devam ediyoruz. Bu parçanın özelinde oldukça agresif vokal kısımları mevcuttur. 2.38 de başlayan:

“I refuse to submit
To the god you say is kind
I know what’s right, and it is time
It’s time to fight, and free our minds”

Parçanın hem başında hemde sonunda kullanılan konuşma temposunda icra edilmiş vokal tarzı sadece bu şarkıda kullanılmış.

 Ardından albümün son iki parçasıyla birlikte kapanış bölümüne geçiyoruz. Yazının başlangıcında belirttiğim ağır melankolik tarama rifflerinin ve vokal performansının en iyi örnekleri ve icrası bu iki parçada tam anlamıyla zirve yapıyor. Bunlardan ilki “Bloodshed”, parçanın girişinde ki rifflerle birlikte derin melankolik; ama bir o kadarda gaza getiren bir atmosferin içinde buluyor insan kendini. İlk  chorus’a gelmeden önce ki dörtlüğün kısa ama tahrik edici özelliği ile muazzam geçişi ve sonrasında gelen chorus:

“Here comes the – Bloodshed
It’s the age of – Bloodshed
Here comes the – Bloodshed
It’s the age of – Bloodshed”

ardından solo öncesinde ki can alan part:

“Two brothers meet in battle heat
Both will die today
No victory and no defeat
Death is their only way”

Devamından gelen adeta bilek kestiren Olavi Mikkonnen´in solo performansı. Birbirini tamamlayan muazzam bir uyum içinde ard arda insan ruhuna ağır darbeler indiren bu bölümler parçanın sonuna kadar devam ediyor. Chorus partı parçanın bütün gücünü içinde barındırıyor diyebilirim, bu sebeple “Bloodshed”in bitiminin ardından albüm bitmiş gibi bir hisse kapılıyordum ilk dönemlerde oysa ki son darbeyi henüz almadık. Albümün kapanış parçası; “…and Soon the World Will Cease to Be” riff yapısı itibari ile albümün en melankolik parçası. Albümün sonuna kadar parçalarda ki damar dozu oldukça yükselmişti ve bu parçayla zirveye ulaşıyor. Parçanın oldukça sade girişi ile bağlanan melodik riff ki bu riffle birlikte geçmiş dönemde konserde izleyicinin yüksek bir katılımla eşlik ettiği muhteşem bir headbang atmosferi oluşuyordu, bu riffin bağlandığı 1.10’da başlayan riff ile geçişin sağlandığı 1.23’ten itibaren Johan´ın vokal performansıyla paralel ilerleyen riff yıkımın başlangıcı oluyor. Vokal performansı, kan akıtan gitar icrasının 2.48’te solo tadında ki taramaya bağlanmasının ardından, parçanın en can alıcı partlarından biri geliyor.  Mikkonnen´in solo performansına kadar olan bölümde icra ettiği iki dörtlük ile Johan, performansını resmen taçlandırıyor.

“Muspel’s flames lick the sky
Hidhægg eats the dead
The Aesir meet in hall up high
And Oden ‘quests Mimer’s head

Land is swallowed by the waves
Rocks and mountains break
Dead men on the path to Hell
And Yggdrasil quakes”

Ve ardından gelen, bence albümün en güzel solosu.. Solonun, parçanın ana melodisine bağlanışıyla birlikte artık parçanın son kısmına ulaşıyoruz. 6.30´dan itibaren bir parça için ve bu albüm için yazılabilecek en güzel kapanış ile albüm bitiyor.

Yazıyı yazarken albümü bir kaç kere baştan sonra dinledim (artık Kaçıncı kere dinlemiş oldum tahmin bile edemem), ilk dinlediğim gün gibi hala aynı hazzı almak muhteşem. 7. Rock Station Fest için Ankara’da olduğumuz günlerde sokaklarda II. Rock the Nation festin afişini görmüştük. flyerları alıp incelediğimizde gözüme ilk çarpan grup Amon Amarth olmuştu, hemen o an yaz planımızı yapmıştık bile. O festival bir çok kişi için hala sahne almayan gruplarıyla anılsa da (Benimde içimde hala büyük yaradır ) Amon´u ilk defa izleme şansını yakaladığım için bendeki yeri her zaman ayrı olacaktır. Grup sahnede son ayarları yaparken bir kenarda duran Johan’ın elinde ki dev gibi Efes bardağı, bir Viking belgeselinden çıkmış gibi görünüşleri herkesin merakını  cezbetmiş ve sahnenin önü yavaş yavaş dolmaya başlamıştı. Açılışın Death in Fire ile yapılması ile birlikte ortalık toz duman oldu, önde ki barikat bizzat benimde dahil olduğum bir grup tarafından kırıldı, güvenlik o bölgeyi zar zor zaptedebilmişti (böyle bir anı Amon bir daha görmemiştir bence, bütün kariyerleri boyunca şahit oldukları en azgın seyirci topluluğu oradaydı). Tayfanın enerjisi bir an bile düşmedi, sahnenin önü kaynayan bir kazan gibiydi, konser başlamadan önce arka taraflarda “buralardayım görüşürüz abi” diye arkada bıraktığım arkadaşımı, bir anda en önde yanımda bulmuştum, öyle bir karmaşa vardı ki, bir yerde insan seline kapılıp en öne kadar savrulmuştu. Amon ile tanışmam, “Versus the World” albümünü dinlediğim ilk gün ve ardından Rock the Nation performansıyla birlikte Amon´un kariyerinde ki en iyi günleri bir kez daha hatırlamış oldum. Açıkçası son albümlerde ki gitar işçiliği ise beni oldukça üzüyor, grubun kendine has bir riff yapısı varken, bu özgünlüğü yakalamak içinde bunca emek verilmişken, son albümlerde saçma sapan power rifflerini tercih etmelerini  anlamakta zorluk çekiyorum, hiç bir zamanda anlamayacağım sanırım. Son albüm “Berserker” biraz daha dinlenir olsada, albüm kapak dizaynında  izlenilen çizgiden sapılması, Asenblut´un Berserker albüm kapağıyla olan benzerlik ki uzun zamandır açıkça konuşulmasa da devam eden bu tartışma geçte olsa Asenblut´un facebook sayfasından açıkça ortaya konmuş oldu. Amon elindeki imkanları ve ulaştığı fan kitlesiyle, kim tarafından böyle bir saçma duruma düşürüldü, grup bunu nasıl fark etmedi anlamak çok güç bir durum. Amon yeni kuşağa ulaşmayı başarabilen bir grup, festivallerde sahne şovlarına katılımdan bunu görmek mümkün; fakat bu durum işleri bu kadar boşlama hakkını onlara vermiyor. “Fate of Norns” a kadar gelen süreçte Extreme Metal içinde her zaman orijinal, gruba özgü ürünler ortaya koydukları için bugünkü ulaştıkları noktaya geldiler, bunu unutmazlar umarım, aksi halde düşüşleri çok kötü olacak.

    Bu yazıyı sonuna kadar okuma sabrını gösteren herkese çok teşekkür ederim, kendinizi ödüllendirmek için “Bloodshed” dinlemeyi ihmal etmeyin!